“Harpte disiplinin yerini cesaret benzeri unsurlar tutamaz. Barış zamanında güzel talim ve terbiye görmüş ve bu sayede mükemmel bir askerî disipline ve düzene alıştırılmış olan bir birlik ne zaman olursa olsun bir hücumla başa çıkabilir. Disiplin özellikle geri çekilmelerde kendini gösterir. Çünkü disiplini mükemmel olan bir ordunun, muharebenin en buhranlı devirlerinde, geri çekilmenin en elim safhalarında bile manevi kuvveti sarsılmaz. Lakin disiplinsiz bir ordu ilk geri çekilmede tamamıyla dağılır ve artık ondan başka bir askerî vazife talep etmek mümkün olmaz.
1870 – 1871’de Almanya – Fransa Muharebesi’nde Fransızların ilk ordularından sonra harp meydanına sevk ettikleri orduları, insan sürüsünden başka bir şeye benzemediği için hezimet hezimeti takip etti ve asker dağıldı. Gerçekten askerî disiplini olmayan bir ordunun her ne vakit olursa olsun manzarası pek elimdir. Disiplinin yalnız yanaşık düzendeki talimlerle sınırlı olduğu zannedilmesin!”
“Disiplinli olması istenilen askerin daha başka açılardan yani maddi ve manevi gücün en yüksek seviyesine ulaşacak bir şekilde yetiştirilmiş olması gerekir. Askerî hizmetlerin her birine daima askerin tek başına talim ve terbiyesinden başlamak lazımdır.”
“Bir askerî birlik ile iş yapmak isterseniz o birliği oluşturan askerleri birer birer hazırlayınız. Çünkü her durum karşısında idaresi mümkün askerî birlik ancak münferit talim ve terbiye sayesinde meydana getirilebilir. Askerin talim ve terbiyesinde yapılacak işler kurallarıyla birlikte icra edilir, askere talim ettirilen ve öğretilen şeylerde onların bilgi ve anlayış dereceleri göz önüne alınırsa askerin bilgisini artırmasına doğrudan doğruya yardım edildiği gibi subaylar için de idareleri altına bulunan askerlerin tavır ve güçlerini anlamak ve emniyetlerini, güvenlerini kazanmak mümkün olur. İşte bu emniyet ve güven sayesinde askerî disiplin ve düzen sağlamlaştırılır.
Komutanlık eden subayın tavır ve hareketi, askerin güveni, itaati, disiplini ve bütün ruhi durumu ve bedensel gayreti üzerinden büyük bir etki yapar. Fakat bu güzel tesirleri meydana getirebilmek için insanlara komuta eden, onları harekete geçiren, onları bedenen yetiştiren, besleyen, giydiren, iskân eden subayın, insanı anatomik açıdan tanıması gereklidir.
Subayların; ruhları, kalpleri terbiye etmek ve süslemekle istek ve duygulara etkili ve hâkim olmakla yükümlü oldukları için ruhsal ve toplumsal terbiye almaları, insanı psikolojik ve sosyolojik açıdan dahi tanımaları istenir. Çünkü askerî beden terbiyesi, gerçek askerî terbiye demek değildir; yani birincisiyle yetinilemez. Asıl, gerçek askerî terbiyeyi gerçekleştirmek için askerî terbiyede psikoloji ilminin etki ve ilişki derecelerini bir subayın bilmesi gerekir.
Bir subay, eğitmesi için emrine verilen askerleri talimnamenin teoriye ve pratiğe bağlı olan talimlerinde istenilen dereceye çıkarsa ve hatta esaslı bir şekilde beden terbiyesini uygulaması sayesinde fennî, teorik ve pratik eğitim öğretime dahi geçerek askere sanatını öğretmiş olsa acaba hızlı bir şekilde öğretilebilecek olan bu görevler, harpte uygulanabilir olacak mıdır? Acaba gerçekten asker, asker oldu mu? Şüphesiz ki hayır! Çünkü yalnız bu kadar terbiye, uzun ve zorlu bir yürüyüş esnasında askerlerin yol boyunca dökülmesini, birçoğunun bahaneyle seyyar ve sabit hastanelere koşmasını, rütbelilerin artık idareyi sağlayamadıkları buhranlı zamanlarda askerlerin çalılar arkasına gizlenerek geri kalmasını engelleyemez! Bunların çoğu göz ardı edilirse maddi gücün imdadına yetişecek, onu devam ettirecek, uyaracak üstün bir gayrete ve bir manevi güce acaba gerek yok mudur? Bu lüzumu barış zamanında aklımıza tamamıyla getiremeyebiliriz çünkü bu düşünce ancak kanlı safhalarda, buhranlı zamanlarda, olağanüstü durum ve şartlar içinde ortaya çıkabilir. Çünkü barış zamanında asker bilir ki yürüyüşten sonra kışlada veya hazırlanmış bir ordugâhta istirahat vardır; amirleri hiçbir şeyin eksik olmamasına çalışmaktadır. Güzelce iskân ve iaşe edileceğinden, giydirileceğinden emindir. Kötü havalarda talim yapılmaz. Havanın şiddetine göre askerlerin tahammül dereceleri göz önüne alınır. Kısacası kendilerinden güçlerini aşan bir şey talep edilmez. Fakat muharebede büsbütün başkadır. Orada hiç durmadan ve gittikçe daha çok zorluklar içinde güç harcanır. Güneş ne kadar yakıcı olursa olsun yağmur yahut kar yağsın, şiddetli fırtınalar kopsun, ne olursa olsun, asker yürümeye mecburdur. Böyle zahmetli bir yürüyüşten sonra da pek kötü bir şekilde konaklanabilir ve açıkta bırakılabilir. Erzak ya gelir ya gelmez.
Hâlbuki ertesi gün tekrar yürünür. Çanta ezer, tüfek ağır gelir, ayaklar şişer, bütün vücut ıstırap çeker. Böyle olduğu hâlde yürümek, muharebe etmek için aradığı düşmanla karşılaşmak üzere sürekli mesafe almak gerekir. Askerin canlı bir makine gibi düşünmeden yürümesi de yetmez. Çünkü yürüyüş kolundan küçük büyük birtakım birlikler, zikredilen kolun emniyetini sağlamakla görevlendirilir. Mesela: Keşif kolları, öncüler, yancılar… Bunlar daima dikkatli olmaya, köyleri, ormanları, arazi engebelerini araştırmaya mecburdurlar. Bu yüzden bunların gözlerinin açık, kulaklarının kabarık ve fikren uyanık olmaları gerekir. Bir de bunlar için tehlike doğal olarak asıl koldan daha yakındır. Bu tehlikelerin bilinmesinin yarattığı heyecana bir de sorumluluk duygusu eklenir. Bu yüzden bütün teyakkuz kabiliyetini kullanırlar, bedensel ve ruhsal güç sarf ederler ki yürüyüş yorgunluğu onlar için iki misli olur. Yorulan bir yolcu, yolun kenarına oturabilir yahut gideceği yerde mükemmel bir şekilde istirahat edeceğini düşünerek gayretlenir. Gerçekten böyle bir istirahat ümidi her tür yorgunluk için bir kuvvettir. Lakin asker için istirahat sınırsız değildir. Bilakis düşmana yaklaştıkça istirahat kalkar, iaşe o kadar temin edilemez, sıhhate o kadar bakılamaz, maddi tesirler göz önüne alınamaz. Bu sebeple sinirler zayıflar, sinir sistemi, beyin zindelikten mahrum kalır. İşte maddi güç yok olunca manevi gücün bunun yerini tutacak derecede olması gerekir. Uyuşukluk yayılınca zihni açık tutacak ancak o kuvvettir. Yine o kuvvettir ki ertesi günkü yürüyüşte veya muharebede sinirleri uyarır. Maddi şartlar bozulduğu anda, asker maddi gücünü ve bilhassa manevi gücünü son noktasına kadar kullanmak zorundadır.
“Günümüz, geçen asırlardan büsbütün başkadır. Bugün, üstün olan kazanır. Ordumuzun da soyundan gelen yiğitlik ve dindarlıkla istenilen yere sevk edilmek üstünlüğüne sahip olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Fakat bu da unutulmamalıdır ki ordumuzun soyundaki yiğitliği ne dereceye kadar doğru ise günümüz harbinin önemi de ondan daha fazla açık ve kesindir. Ordunun talim ve terbiye ile bir komuta altında sevk ve idare edilebilmekteki kabiliyet derecesini yükseltmek, komutan ve subay heyetleri için namus ve şeref meselesidir.
Subay ve askerlerimizin muharebe meydanlarında gösterdikleri yiğitlik, her millet ve her ordu için gıpta edicidir. Lakin ölüm karşısında titremeden düşmanına saldıran kahramanların bu hareketlerinin vatan için, millet için daha faydalı, daha parlak neticelerle taçlandırılmasını arzu ediyorsak her komutan ve her subay, maiyetinin talim ve terbiyesiyle meşgul olmalıdır. En büyük komutanların askerî tarihi yaldızlayan başarıları talim ve terbiyesine çalışılmış ordularla mümkün olmuştur. Gerçekten büyük komutanlar, daima öncelikle maiyetlerindeki ordunun talim ve terbiyesiyle meşgul olmuşlardır. İşte Napolyon, işte Friederich!
Subaylarımızın askerin talim ve terbiyesinde diğer milletlerin ordularından daha çok çalışmaya ve gayret sarf etmeye mecbur olduklarını düşünüyorum. Hakikaten askerin donanımlı olması gereken manevi faziletler ve ahlaki üstünlüklerin ortaya çıkmasının yalnız silah altında bulunduğu müddetçe göreceği talim ve terbiye ile mümkün olup olmayacağı etraflıca düşünülmelidir.”
“Asker vatanseverlik duygusunu anasının sütüyle emmelidir! Hükûmet de bunu, esas programı askerî faziletleri talimden ibaret olan okulda, zekâ ve kendi başına karar verme fikirleriyle aşılamalıdır! ‘Vatanın için ölmeye mecbursun; düşmandan yüz çevirmek yoktur!’ fikri, çocuğun dimağında ilk altın eseri teşkil etmelidir.
Ordu, bütün akıl ve beden gücüyle “vatan savunması” duygusuyla yetişmiş gençlerden oluşursa ancak öyle bir orduda her komutan, her subay, her asker memleketinin genişlemesi, olgunlaşması ve başarılarından başka bir his ve fikirle duygulanamaz! Ne büyük bir gayret lazımdır o kimselere ki milletin akli olgunluğu ve terbiye derecesi nispetinde istenilen vasıflara sahip asker yetiştirmekle mükelleftirler!
Eğitim alanında Veli Çavuş’un komutasıyla hareket ettirilen askerlerine uzaktan bakmaya alışmış olan subay bilmelidir ki talim ve terbiyenin bu kadarıyla kalmış insan, bu zamanda asker değildir. Ve yine o subay bilmelidir ki askere yalnız sanatını öğretmek yeterli değildir. Daha ileri, pek çok ileri gitmek gerekir. Bir şuur yaratmak, bir ruh yetiştirmek gerekir!
İşte bu sebeptendir ki askerliğin ne olduğunu bilenler, askere birlik ve beraberlik, güvenilirlik, hürmet ve karşılıklı sevgiyi öğretmiş olmakla bile yetinilemeyeceğini ve belki bunların kazanılmasından sonra da yapılacak birçok şeyin kaldığını anlarlar.
Herhâlde askerlik, en büyük dehalara kendini gösterme alanıdır ve uzun uğraşlar gerektiren bir yapıya sahiptir. Mesleğimizi sevelim, sanatımızda çalışalım; ordu yardımımıza muhtaçtır.
Yorum Ekle