“Subay ve Komutan ile Konuşmalar” Adlı Eserinden

“Bir birlik ve özellikle subaylar ancak iyi örnek olacak kılavuzlarla yetiştirilir.”

“Bugün için yapılacak iş, hiçbir kayda bağlı olmadan ve müsamaha göstermeden niteliğini ve liyakatini ortaya koyanlardan komuta ve subay heyeti meydana getirmek olmalıdır… Yalnız bilgili, iş yapabilen, çalışkan, girişken ve yetkili bir ordu müfettişinin denetlemesinde cahil, ordunun eğitim öğretim amacından habersiz kolordu ve tümen komutanları barınamayacaklar; yeterli niteliklere sahip kolordu komutanlarının kolordularında, dinlenmeye ihtiyacı olup zararlı bir heykel gibi durmaktan başka orduya iyiliği olmayan tümen ve alay komutanları kabul görmeyecek, tembellik yapamayacaklardır…

Ordunun kurtuluşunu vicdanen düşünenler, ikiyüzlü olmayan ahlak sahibi namuslulardır. Mükemmel ahlaka sahip olanlar, barışın ve düzenin bozulmadığı zamanlarda, ilgiyi çekmekten fazlasıyla kaçınacak şekilde güzel şeyler söylerler.”

“Gerçekten, Harp Okulundaki eğitim düzeyi ‘subayın asli görevleri’ni öğrencilerin ruhlarına sindirecek derecede tesirli değildi. Okul sıralarında, bu konuda daha ciddi, kapsamlı bir eğitim – öğretim devresi geçirilseydi dahi amacın elde edilemeyeceği inancındayım. Bana göre gerçek ilmi verebilecek asıl mektep kıtadır. Asıl sanat eğitimini verecek gerçek öğreticiler, eğiticiler birbirinden üstün komutanlardır. Harp Okulundan alınan diploma, genç teğmenin, bölük komutanının eğitimine hazır olduğunu gösterir. Genç teğmen, sanatın asıl ruhunu, katıldığı bölüğün askerleri önünde, bölüğün önderi yüzbaşıdan ve daha üstlerinden uygulamalı olarak işleri görürken öğrenecektir. Önce, bir takımın komutanı, sonra da bölüğe komutan olmak üzere hazırlanacaktır. İşte bu şekilde öğrenecek ve ardından öğretecektir.

Ordu uygulamalı eğitiminde, ancak bu şekilde, makamını dolduracak bölük, tabur, alay… vb. komutanlarını yetiştirerek milletin evlatları bir sürü gibi değil; şanlı, şerefli insanlar olarak şan ve şerefe yönlendirilebilirler.”25

“Savaşta yağan mermi yağmuru, o yağmurdan ürkmeyenleri ürkenlerden daha az ıslatır.”

“Ordu, yurdun kutsal toprağını savunmak için barış zamanında hazırlanan ve eğitilen bütün yurt çocuklarının birleşmesidir.”

“Ordunun görevi, yurdu çiğnemek isteyen düşmana karşı ayağa kalkmaktır. Bu kalkış elbette yerinde durmak için değil düşmana atılmak için olursa ayağa kalkmaya değer.”

“Başarı elde etmek için en güvenilir vasıtanın taarruz olduğunu anlamamakta ısrar olunmaz; fakat taarruz ordusunu teşkil edecek milletin, Japonların ‘Kugekiseişin’ dedikleri taarruz ruhuna sahip olması lazımdır. İşte bu taarruz ruhu 1904 yılında, ‘Bin keder, bin elem, fakat her şeye rağmen ileri! Başka bir şey düşünmeye lüzum yok. Cesedimi muharebe meydanında teşhir etmek. İşte bu Cenabıhakkın emeli!’ şarkısını söyleyerek Kazumaru gemisiyle harbe giden Albay Kozimalarda… Sasebu Limanı’ndan harbe yol alırken ailesine ‘Bu andan itibaren benden haber beklemeyin! Vazifemden başka bir şeyle
meşgul olamayacağımdan sizden de haber istemem.’ diye yazan Amiral Togolarda… Nanşan Muharebesi’nde oğlunun
kalbinden vurulduğu haberini alınca ailesine: ‘Oğlumun külleri Tokyo’ya getirildiğinde hemen gömülmesin. Yakında ben de küçük oğlum da hayattan ayrılacağımızdan o vakit üçümüzü birden defnedersiniz.’ emrini veren General Nogilerde ve bunları takip edenlerin hepsinde bütün coşkuyla mevcut olduğundan dolayıdır ki narin Japonlar, iri yapılı Ruslara meydan okumuş ve onları ezmişlerdir.”

“Büyük küçük her birlikteki her subay, astsubay, hatta er hareket tarzına ilişkin üstünden hiçbir emir ve fikir alamayacağı durumla karşılaşabilir. İşte bu sebeple gerek komutanların gerek askerlerin kendiliğinden düşünerek iş yapabilecek meziyette yetiştiklerine kanaat getirilmeden bir askerî birliğin, bir ordunun güvenilecek ve dayanılacak kuvvet olarak bilinmesi ihtiyatsızlıktır, felakettir.

Bu kuvveti meydana getirenler, genel hayatları, fikirleri, hareket serbestileri bastırılmamış güçlü, neşeli asker ve subaydan oluşursa böyle bir askerî birlikte düşünerek kendiliğinden iş görme yeteneği fazlasıyla ortaya çıkar.

Muharebe için düşmanı ordugâhımızda beklemek olmaz. Onu uzaktan karşılamak daha güzeldir. Düşman azsa yetişebilenlerimiz durdurur veya uzaklaştırır; çoksa bütün mücahitler gelinceye dek ateş açarak hareketi yavaşlatır, gerekirse biraz geriye çekiliriz. İleri gitmek, beklemekten yeğdir. Hiçbir şey yapamazsak düşmanı görür, kuvvetini anlar, merakımızı gideririz.”

“Eldeki vasıta, Orta Çağdan kalma bir nitelik taşısa da onun parçaları, yapılacak görev için her adımda bir emre, uyarıya ihtiyaç göstermeden kendiliğinden hareket bilgisini almış durumdadır. Karşısındaki bu özellikten yoksun kaldıkça gelişmelerin en büyük yardımlarıyla mutlu olsa bile muzaffer olamaz. Tarih diyor ki orduların, ağırlıklı olarak sağlam bünyeli, yetenekli askerlerden meydana geldiği devirlerde, yani eski askerlik usulünün geçerli olduğu zamanlarda, ordularda inisiyatif o derecede belirgindi ki üstler bu hususiyetin yokluğundan değil, aksine aşırılığından endişeye düşerlerdi.

Bir orduyu meydana getiren unsurlardan her birinin, bizzat her işi düşünüp kendiliğinden yapıvermekteki derecesi aşırıya giderse ciddi bir endişeye değer. Çünkü kendiliğinden görülen işler olumlu oldukça ne kadar takdire şayan ise amaca aykırı olduğunda da o kadar eleştiriye açıktır. Hâlbuki her hareketin amaca uygunluğu, her türlü durum ve şartlar dâhilinde, amacı açıkça görebilmeye bağlıdır. Bu hususta kolordulara, tümenlere komuta edenlerle bir taburda, bölükte olup avcı hattında gördükleri sınırlı olanların kavrayış hükümleri elbette farklıdır. Bundan dolayıdır ki talimnamelerde kendiliğinden harekete bazı sınırlar çizilir ve denir ki: ‘Astların bağımsız hareketleri keyfî davranış hâline gelmemelidir.’ Harpte, büyük başarıların hareket noktasını oluşturan müstakil faaliyet, gerekli sınırlar çerçevesinde olmalıdır.

Her hareketin, iyi ve kötü tarafını değerlendirmek için bizzat düşünmeyi ve muhakemeyi; fikrî muhakemenin ancak ilgisi durumunda iş görmenin  alışkanlık hâline getirilmesi genelde kötü olmayabilirse de orduda üst makama geçenlerin, henüz o makama geçmek için yaşı, tecrübesi ve rütbesi müsait  olmayanlardan, genellikle daha geniş, etraflı ve derin kavrayışa sahip bulunduklarını kabul etmek gerektiğinden dolayı, astın üstün emrettiği hususların mahiyetini anlayamasa bile uygulamaya mecbur tutulması, ordunun temel disiplin ruhunun gereğindendir.

İnisiyatifin sınır tanımazlık derecesine vardırıldığı bir orduda, herkes bizzat kendisi olur. Amir ve ast yoktur. Dolayısıyla itaat ve disiplin dahi kurulamaz. Son asır ordularını teşkil eden askerlerin büyük kısmı, gönüllü olarak askerlik hizmeti yapanlardan ibaret değildir. Bütün halk, askerî hizmetle yükümlüdür. Arzusu olan da olmayan da vatan hizmetini yerine getirmekle yükümlü tutulmuştur, tutulmalıdır da. Bu şekilde meydana gelmiş ordularda, eski zamanlardaki ordularda olduğu gibi üstler aşırı derecedeki inisiyatifi, normal hâline döndürmek, disiplin ve idare altına almak düşüncesinden kurtulmuşlardır. Bugünkü ordularda barış zamanında, uzun yıllar boyunca uygulanan şiddetli disiplin, birçoklarında kendiliğinden hareket yeteneğini boğuyor. Bu sebeple, bugünkü üstler, astlarında inisiyatif uyandırmak için onları uyarmak, bilhassa muharebede teşvik etmek, isteklendirmek mecburiyetindedirler.”31

“Bir orduyu meydana getiren herkes, her fert canlı bir makinenin parçalarıdır. Bu makineyi işleten, can veren, her parçasını harekete geçiren vasıta, buharla çalışan motorlar, o hareketi sağlayan, ordu makinesini teşkil eden canlı azaların zihinlerindeki kuvvet ve kanlarındaki ruhtur. Bu zihinlerde ve bu kanlarda lazım olan kuvvet ve akış hızı bulunmazsa makine durur ve başka hiçbir güç onu çalıştıramaz. Böyle bir makinenin yürütülmesi için herhangi bir veya birkaç makinistin sanatkâr maharetleri de yeterli olmaz. Uyuşuk zihinlerden, durgun kanlardan meydana gelen kitleler, taş, demir, odun yığınlarından daha boş ve çirkindir.

Taş ve ot yığınları balya hâline getirilerek hafif bir itmeyle kolaylıkla hareket ettirilebilir. Büyük küçük bütün balyalar hâlindeki tembel zihniyetli insan kitlelerinin sevk ve hareketi için lüzumlu olan hareketin, itici gücün ruhi ve fikrî varlığının bulunduğu yerden kaynayıp çıkması beklenir, çıkış noktası zihinde, yürekte aranır.

Görülüyor ki bir kitleye ordu demek için o kitlenin, belirli şekillerinden birinde,  parçasında veya başında bir ya da birkaç hareket ettiricinin bulunması yeterli değildir. Ordudaki bütün emir verenlerin, orduya komuta edenleri çalışkan ve fedakâr birer yardımcı yapan inisiyatifin, bütün alışkanlıklarını kazandırmaları icap eder. Bunun için kullanılacak vasıtaları araştırma ihtiyacı, yönelinen amacın ehemmiyetiyle ortaya çıkmaktadır.

Komutan, subay, asker yetiştirmekte takip edilecek esasların, uygulanacak eğitim yöntemlerinin, yapılacak talimlerin gayesine, kendiliğinden iş görme yeteneğinin belirginleştirilmesine yöneltilmesinde şüphe ve tereddüde yer yoktur.

Yorum Ekle